23 Kasım 2016 23:57

Işıkla hamur gibi oynayan filmler

Işık ile büyüleyici etkiler yaratan filmler ve onların görüntü yönetmenleri.

Filmler her zaman her yönü ile ön planda olmazlar. Biri oyunculuğu ile öne çıkarken öteki devasa sahnelerinin görkemi ile seyirciyi etkiler. Bugünkü filmlerin ortak yönü ise yarattıkları atmosferlerin büyüsü ve tabi ki bu atmosferi yaratmada en önemli ekten olan ışık kullanımındaki etkiler. Yani daha kısa ifade edecek olursak tıpkı başlıkta belirttiğimiz gibi ışığı bir “hamur” gibi eğip bükerek akıl almaz işler yapıp sinema tarihine geçen filmler.


The Revenant (2015)
Geçtiğimiz senenin en çok konuşulan filmlerinden biri olan “Diriliş”i, daha sonra üzerinde duracağımız filmlerden ayıran çok önemli bir şey var. O da filmde hiçbir yapay aydınlatma kullanılmadan, sahnelerin saf gün ışığı ile çekilmiş olması. Ki hikayenin geçtiği zorlu coğrafyayı da göz önüne alırsak bu tercih gerçekten altından kalkılması imkansız bir durum gibi görünüyor. Ancak her çektiği filmle insanları kendine hayran bırakan Alejandro Gonzalez Innaritu, bu işi hayli güzel başarmıştır. Tabi ki son dönemlerin en çok beğeni toplayan görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezski ile birlikte. Burada, birini ötekinin önüne koyarak değerlendirmek açıkçası hem güç hem de anlamsız bir uğraştır. Işık ile haşır neşir olması gereken kişinin görüntü yönetmeni olduğu düşünüldüğünde bu işin hakkı Lubezski’ye verilecektir. Ancak asıl yaratıcı kimliğin yönetmen olduğu kabul edilirse Lubezski, yönetmenin isteklerini görselleştiren kişi olarak ikinci plana düşecektir. Bu çatışmaya son verip filmin büyüsüne kapılmak en doğrusu aslında. Gerçekten böyle bir ışık kullanımının yalnızca gün ışığını yansıtarak oluşturulmuş olması insanı hayrete düşürüyor.



The Winter Light (1962)
Ingmar Bergman’ın iki büyük görüntü yönetmeninden biri olan Sven Nykvist, yönetmenin onlarca filminde çalışmıştır. Işığı adeta elleri ile kontrol eden bu İsveçli sanatçının açıkçası hangi dahiyane projesini listeye ekleyeceğimizi bilemedik. Bu sebeple sizi yapımındaki görkemin yanı sıra anısı ile de büyüyen bir filme karşı karşıya getirmek istedik. Anlatılanlara göre Bergman, filmin ortalarında papazın neredeyse kendi ile hesaplaştığı sahnede camdan odaya süzülen ışık için Nykvist’den “günün ilk saatleri” atmosferini istemiştir. Peki Nykvist’nin cevabı sizce ne olmuştur? “Saatin tam olarak kaç olmasını istersin.” Gündeki değişimleri dakikası dakikasına hesaplayan bu titiz görüntü yönetmeninden neden “ışığa dokunan adam” olarak bahsettiğimizi şimdi daha iyi anlamışsınızdır umarım. Ayrıca bir başka hikayede de, “The Passion of Anna”nın çekimlerinde Nykvist’in, Liv Ulmann’ın meşhur dramatik konuşması esnasında vizörden bakarken ağladığı bilinir. Her ne kadar profesyonel olsa da duyguları set içinde bile onu yalnız bırakmamıştır.


There Will Be Blood (2007)
Yıldızlar geçidimize Paul Thomas Anderson’un dönem filmi ile devam edelim. 1800’lerin sonunda Amerika’da zengin olmak için birçok insan umudunu toprağa bağlamıştı. Tabi burada tarım işletmelerinden değil altından ve “kara altın”dan bahsediyoruz. There Will Be Blood, bu umudun kara altın kısmına odaklanıyor. Açtığı petrol kuyusu ile yavaş yavaş insaniyetini kaybetmeye başlayan Daniel Plainview’in (Daniel Day-Lewis) öyküsünü anlatan film aynı zamanda da kurmuş olduğu eşsiz sahneleri ile de seyircileri büyülüyor. Özellikle büyük patlama sahnesi ile insanları kendine hayran bırakan There Will Be Blood, kadrajlarında kurmuş olduğu titiz düzen ve karanlık sahnelerde oyuncunun yüzüne düşürdüğü ışıkla görüntü anlamında 2000’lerin akıllardan çıkmayacak filmlerinden oluyor. Tabi bunların hepsi için görüntü yönetmeni Robert Elswit’i takdir etmek gerekir.


The Conformist (1970)
“Işığın Tanrısı” unvanı ile anılan Vittorio Storaro’nun, sinematografik anlamda en önemli filmlerinden biridir The Conformist. Yarattığı her filmde benzer ışık sistemini kullanan Storaro’nun bu filmi, adeta “görüntü yönetmenliğinin el kitabı” olmuştur. Işık ve gölge ile yarattığı çizgisel etkiyle ciddi bir perspektif algısı yaratan Storaro ışığa hamur gibi şekil vermenin tam da nasıl bir şey olduğunu tüm sinemaseverlere göstermiştir herhalde. 1960’lardan bu yana hala daha büyük bir performans ile görüntüler yaratan sanatçı, Türkiye’de son günlerin tartışmalı filmi “Hz. Muhammed: Allah'in Elçisi”nde de görüntü yönetmeni olarak görev yapmıştır.


Citizen Kane (1941)
Sinemaya “Rönesans” yaşatan filmin yönetmeni Orson Welles, sinema tarihinde ne kadar anılıyorsa bu filmin görüntü yönetmeni olan Gregg Toland’da bir o kadar anılması gereken isimdir. Orson Welles gibi bir dahi sadece sinemaya değil dünyaya da kolay kolay gelmez ancak onun Citizen Kane gibi bir şaheser yaratmasındaki en büyük destekçisi muhakkak Toland’dır. Orson Welles’ten 11 yaş büyük olan Toland, aslında çok genç sayılacak bir yaşta böyle bir oluşumun içinde olmuştur. O zamana kadar 50 filmden çok yapımda yer alan Toland 37 yaşındaki bir adama göre hayli deneyimlidir. Bu deneyim, Welles’in dahiyane fikirleri ile birleşince de ortaya ışığın hatlarını adeta kalem ile çizen bir filmin ortaya çıkması şans değildi.

AHMET TOĞAÇ
Yorumlar
    Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Mynet.com sorumlu tutulamaz.

    Artık sinema biletinizi cep telefonunuzdan satın alabileceğinizi biliyor musunuz?

    Son Haberler

    Artık sinema biletinizi cep telefonunuzdan satın alabileceğinizi biliyor musunuz?

    Mynet Sinema, vizyondaki filmler hakkında detaylı bilgi edinebileceğiz, filmlerin seans ve gösterimde olduğu salon bilgilerini kolayca öğrenebileceğiniz, güncel haberleri takip edebileceğiz, kullanıcıların içerik paylaşabildiği kapsamlı bir sinema sitesidir. Kullanıcılar siteye; film, oyuncu, yönetmen, teknik ekip(yapımcı, müzik, vs..) gibi alanlarda bilgi ekleyebilir, filmler için fotoğraflar ve fragmanlar yükleyebilir, kişisel listelerini oluşturabilir.

    İletişim Kurumsal Yardım Üyelik Yasal Uyarı

    Copyright © MYNET A.Ş. Telif Hakları MYNET A.Ş.'ye Aittir