18 Ağustos 2016 20:09

Yeni moda Fransızlar ya da Fransız Yeni Dalga sineması

Fransa'nın modern dönem sinemacıları olarak bilinen Fransız Yeni Dalga hareketinin oluşumu.

Fransa, Dünya Sinema Tarihine sürekli yön veren akımlara ev sahipliği yapmıştır. Sinemanın modern dönemlerinde yani 50'lerin sonrasında ise yine Fransızlar büyük ses getirecek bir oluşumun içine girmiştirler. Fransız Yeni Dalgacıları diye adlandırdığımız oluşum keskin hatlarla çizili bir akımdan ziyade sinemada yeni şeyler arayan bir topluluktur. Savaş sonrasında ortaya çıkan İtalyan Yeni Gerçekçilerden etkilen topluluk genel olarak ilk önce metinlerle daha sonra ise filmlerle kendilerini sinema dünyasına kabul ettirmişlerdir. Fransız Yeni Dalgacıların Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer veya Jacques Rivette gibi dünyaca ünlü yönetmenlerinden önce onların "hocası" Andre Bazin'den bahsederek yazının ana kısmına geçelim.


Andre Bazin ve Yeni Dalgacıların kuramları
1950'li yıllarda Fransa'da sinema yazıları yazarak tanınmaya başlayan Andre Bazin, gerçekçi sinema anlayışını kuramsallaştıran kişilerden biridir. Roberto Rosselini gibi İtalyan Yeni Gerçekçilerinin izini sürmekle beraber Charlie Chaplin ve özellikle Orson Welles üzerine yaptığı araştırmalarla kuramsal boyutlarda sinemanın, gerçeklikle olan ilişkisinde ciddi etkiler yaratmıştır. Kurguya dayalı biçimci sinema anlayışı yerine sinemayı dünyevi gerçekliğe yakınlaştıracak planları önermiştir. Kadrajlarda yaratılan alan derinliği ve çekim tekniği olarak kullanılan plan sekansı, neredeyse gerçekçi sinemanın birincil öncelik olarak gören Bazin, "öğrencilerine" de bu şekilde yaratılan sinema biçimini bir gereklilik olarak sunmuştur. Yeni Dalgacılar arasında kabul edilen gerçekçi yönelimlerin nasıl kullanıldığı ve kimlerin daha sonra bu “gerçekçi” anlayışı bozduğunu daha sonra konuşacağız.



Auteur yönetmen algısı
Fransız Yeni Dalgası, hiçbir zaman bir akım niteliğine gelememiştir ya da gelmemiştir. Topluluğun böyle bir seyir halinde ilerlemesinin sebebi de birbirlerine keskin ortak noktalarla bağlanmamalarından kaynaklanır. Çünkü onlar ortak bir sinema yaratma fikrinde değil, bireysel sinema yaratma düşüncesindelerdir. Andre Bazin’in ortaya attığı “auteur” kuramı ise bunu açıklamaktadır. Auteur, Fransızca’da yazar demektir. Nasıl her kitabın bir yazarı oluyorsa filmlerin de bir yazarı yani tek bir yaratıcısı olmalıdır. Bu zamana kadar daha çok kolektif bir iş olarak algılanan sinema Fransız Yeni Dalgasından sonra bireyselleşmeye gitti. Evet belki yönetmenler setin “her vidasını kendi yerleştirmedi” ama her şey onun isteği doğrultusunda dizayn edildi. Set çalışanları, yönetmenin parmakları gibi çalıştı. Genel itibariyle sinemanın böyle yaratılması gerektiğini düşünen Yeni Dalgacılar geleceğe referans sağlamak amacıyla geçmişte yapılan işleri araştırdılar. Bu araştırmalarının en büyük konularından biri de Alfred Hitchcock’tur. François Truffaut’un Alfred Hitchcock ile yaptığı röportajların yanına yine Fransız Yeni Dalga yönetmenlerinden olan Claude Chabrol ve Eric Rohmer’in 1957’de Hithcock üzerine çıkarttıkları kitap da bu yönetmenin “gerçek bir auteur” olduğunu dünyaya kanıtlamıştır.


Filmlerle gerçekçilik
Henri Langlois’in kurduğu sinematekte filmler izleyen “gençler”, Fransız Empresyonistlerden İskandinavya’nın dramalarına kadar birçok klasik yapımı gördü. Hem bunları izleyerek hem de sinema üzerine topluca fikir alış verişi yapıp “Cahiers du Cinema” (Sinema Defterleri) gibi bir dergi çıkaran gençlerin, başyapıt eserler çıkarması herhalde çok da şaşırtıcı değildir. Her ne kadar auteur sinemacılığın getirdiği bir bireysellik her yönetmeni kendine has argümanlarla inceleme gerekliliğini oluştursa da Fransız Yeni Dalga filmlerinin bir takım ortak özellikleri vardır. Sinemada en çok etkilendikleri akımlardan İtalyan Yeni Gerçekçileri gibi onlar da Fransa sokaklarını birer karaktermiş gibi kullanırlar. Onlar için mekan, sadece olayların geçtiği kuru bir sahne değil, olayla ve karakterle ciddi etkileşim halinde olan bir öğedir.



Örneğin François Truffaut’un 400 Darbe filminde Antoine karakterinin yaşadığı bunalımlar sadece ailesinin değil Paris’in de üzerinde yarattığı etkilerden oluşmaktadır. Diğer bir ortak öğeye de “benzerlik” diyebiliriz. Yalnız bu benzerlik ifadesini kendini tekrar eden yapımlar olarak algılamamanızda fayda var. Her bir yönetmenin yaptığı bir film sanki öteki yönetmenin filmi ile bağlantılıymış hissini uyandırır. Bunu iki farklı filmi, Fransa’nın iki farklı sokağında geçen hikayeymiş gibi düşünebilirsiniz. Olaylar geliştikçe filmler de bir yerde kesişecektir. Örneğin Godard’ın "Kadın Kadındır" filminde oradan oraya koşan Anna Karina, aniden bir François Truffaut filminden parçaya maddi ya da manevi olarak temas edebilir. Aynı zamanda bu durum filmlerin gerçekle olan bağlantılarının ne kadar kuvvetli olduğunu da gösterir. Bir de belki belirtmemiz gereken en önemli ortaklık da karakter yaratımındaki gerçekliklerdir. Karakterler asla sosyal hayattan kopuk değildirler. Hepsinin Fransa’da yaşanan güncel olaylarla ilgili “söyleyecek sözü” vardır. Bu üç ortaklık aslında birbiriyle iç içedir. Ancak bu yönetmenlere dair bir fikir oluşturmak için gayet makul bir sınıflandırmadır.


Yeni Dalganın hem içinde hem dışında
Son başlık olarak gelelim tam anlamıyla bir akım haline gelmeyen Fransız Yeni Dalgacılar arasındaki ayrışmalara. Bunu net bir karşı çıkma olarak yorumlamak çok mantıklı olmaz ama yine de o dönemde yaşayan bazı sinemacılar Jean Paule Sartre’nin varoluşcu felsefesi ile oluşan ve Bazinci gerçeklik ile yoğrulan sinema anlayışından biraz daha farklı iler yapmaya çalışmışlardır. Ancak kendilerini “River Gauche” ya da “Left Bank” diye isimlendiren Chris Marker, Alain Resnais ve Agnès Varda gibi yönetmenler aslında kesin olarak Fransız Yeni Dalga’dan ayrılmaz. Paris’i ikiye bölen “Seine nehrinin” solunda kalan ve görece “Right Bank”a yani yazının içeriğinde geçen Fransız Yeni Dalga yönetmenlerine göre yaşlı olan bu yönetmenler, bu şekilde bir ayrım yapma isteği duymuşlardır. Tabi iş sadece yaşa göre değil. Film tekniği açısından çok benzer yapımlar ortaya koysalar da estetik açıdan ötekilerden biraz daha farklı yapımlar ürettiler. Bu ayrımda bir de Jean-Luc Godard’ın geleceğine dair ufak bir açıklama yapmak gerekir. Her ne kadar “Yeni Dalga”nın zikredildiği yıllarda bu topluluktan aykırı filmler yapmamış olsa da 60’ların sonuna doğru sinemasında ciddi değişimler görülecektir. Sinemasal gerçekliği kırıp onun yerine Brechtyen estetiği kendine misyon edinmiştir. Böylelikle filmleri daha “gerçekçi” olmuş ama bu gerçekçilik sinemanın kurallarının kabul edeceği bir gerçekçiliğin çok üstündedir.

AHMET TOĞAÇ
Yorumlar
    Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Mynet.com sorumlu tutulamaz.

    Artık sinema biletinizi cep telefonunuzdan satın alabileceğinizi biliyor musunuz?

    Son Haberler

    Artık sinema biletinizi cep telefonunuzdan satın alabileceğinizi biliyor musunuz?

    Mynet Sinema, vizyondaki filmler hakkında detaylı bilgi edinebileceğiz, filmlerin seans ve gösterimde olduğu salon bilgilerini kolayca öğrenebileceğiniz, güncel haberleri takip edebileceğiz, kullanıcıların içerik paylaşabildiği kapsamlı bir sinema sitesidir. Kullanıcılar siteye; film, oyuncu, yönetmen, teknik ekip(yapımcı, müzik, vs..) gibi alanlarda bilgi ekleyebilir, filmler için fotoğraflar ve fragmanlar yükleyebilir, kişisel listelerini oluşturabilir.

    İletişim Kurumsal Yardım Üyelik Yasal Uyarı

    Copyright © MYNET A.Ş. Telif Hakları MYNET A.Ş.'ye Aittir